Suyun Üstünde Başlayan Bir Sorunun Peşinde
Kayseri’nin sabahları hep biraz sert olur. Hava, insanın yüzüne usulca dokunmaz; daha çok “ben buradayım” der gibi çarpar. O sabahlardan birinde, yine Erciyes’in gölgesinin şehre uzandığı saatlerde uyandım. İçimde tuhaf bir ağırlık vardı. Sanki geceden kalma bir düşünce, yastığımın altına saklanmış da bütün gece omzuma basmıştı.
Günlüklerimi açtım. Sayfaların arasında dolaşırken kendimi değil, daha çok kendimden kaçtığım günleri gördüm. Her sayfa biraz eksik, biraz yarım. Ve hep aynı boşluk: “Neden bu kadar sert hissediyorum her şeyi?”
O gün zihnime takılan soru çok basitti ama garip bir şekilde içimi kemiriyordu: Kayık sert midir?
Bu soru, bir anda ortaya çıkmış gibi değildi. Bir anının, bir bakışın, hatta yarım kalmış bir gülüşün içinden sızmıştı.
Çocukluğun Göl Kıyısındaki Sessizliği
Çocukken dedem beni şehir dışındaki küçük bir gölete götürürdü. Orası, Kayseri’nin kalabalığından uzakta, sanki zamanın daha yavaş aktığı bir yerdi. Göletin kenarında eski ahşap kayıklar olurdu. Renkleri solmuş, tahtaları güneşten çatlamış ama hâlâ suyun üzerinde sabit duran kayıklar…
İlk kez birine dokunduğumda, elimde garip bir his oluşmuştu. Sertti. Ama o sertlik bana kötü gelmemişti. Aksine güven vermişti. Sanki “düşmezsin, merak etme” diyordu.
Dedem o gün bana şöyle demişti:
“Kayık sert midir diye sorarsan, suya göre evet. Ama insana göre hayır.”
O zaman anlamamıştım. Çocuk aklımla sadece yüzeyine bakmıştım. Ahşaba, çivi izlerine, güneşin bıraktığı çatlaklara… Sertti işte. Daha fazlası yoktu.
Ama yıllar sonra fark ettim ki, bazı şeyler sadece dokunarak anlaşılmıyordu.
Büyüdükçe Sertleşen Şeyler
Yirmi beş yaşındayım. Kayseri’de yaşıyorum. Günlerim çoğu zaman birbirine benziyor. Sabah işe gidiş, akşam eve dönüş, arada kısa yürüyüşler… İnsan, kendi hayatının içinde yürürken bazen dışarıdan izlediği birine dönüşüyor.
En çok da duygularımda bir sertlik hissediyorum. İnsanlara karşı değil belki ama hayata karşı. Sanki içimde bir şey yavaş yavaş tahtalaşıyor. Esneklik gidiyor, yerine “dayanıklılık” denilen o garip şey geliyor.
Bir gün arkadaşım Elif’le yürürken konu yine oraya geldi. Küçük bir parkın yanından geçiyorduk. Hava soğuktu, nefesimiz buhar oluyordu.
“Hiç düşündün mü,” dedi, “kayık sert midir?”
Bir an durdum. Bu soruyu daha önce duymuştum ama nereden hatırladığımı çıkaramadım. İçimde bir şey kıpırdadı.
“Sanırım serttir,” dedim. “Ama batmaması için sert olması gerekir.”
Elif gülümsedi. “Belki de sert olduğu için değil, suya rağmen esnediği için batmıyordur.”
O an içimde bir şey yer değiştirdi. Sanki uzun zamandır yanlış yerde duran bir taş, hafifçe kaydı.
Suya Karşı Değil, Suya Rağmen
O gece eve döndüğümde uzun süre tavana baktım. Kayık düşüncesi zihnimde büyüdü. Sertlik mi daha önemliydi, yoksa uyum mu?
Kendi hayatımı düşündüm. İnsanlara karşı bazen sertleştiğimi fark ettim. Kırılmamak için. Yanlış anlaşılmamak için. Daha az üzülmek için.
Ama her sertleşme, biraz daha uzaklaştırıyordu beni kendimden.
Günlüğüme şunu yazdım:
“Belki de ben kayık gibi olmaya çalışırken, kendimi sadece tahtaya çevirdim.”
Bu cümleyi yazdıktan sonra uzun süre kalemi elimde tuttum. İçimde garip bir boşluk vardı. Hayal kırıklığına benzer ama tam adı konulamayan bir şey.
“Kayık Sert midir?” Sorusunun İçinde Kaybolmak
Sizin İçin Seçtik: Kayı olmak ne demek ?
Hoş geldiniz! Vaki olarak bu yazımızda “Kayık sert midir” hakkında kapsamlı bilgiler paylaşıyoruz.
Ertesi hafta yine o gölete gitmeye karar verdim. Tek başıma. Kimseye söylemeden. Sanki bir şeyleri bulmak değil de, bir şeylerden kaçmak istiyordum.
Gölet aynıydı. Su aynı sessizlikteydi. Kayıklar hâlâ oradaydı ama bana daha farklı göründüler. Sanki her biri ayrı bir hikâye taşıyordu.
Birine oturdum. Tahta hafif gıcırdadı. Ellerimi kenarlarına koydum. Sertti. Evet, hâlâ sertti. Ama artık bu sertlik bana tek başına bir şey ifade etmiyordu.
Suya baktım. Yüzeyde küçük dalgalar vardı. Rüzgâr hafifti ama sürekliydi. Kayık kıpırdamıyordu. Çünkü sertti. Ama aynı zamanda suya teslimdi.
İşte o an, Elif’in söylediği cümle aklıma geldi:
“Suya rağmen esnemek.”
İçimde bir düğüm çözüldü gibi oldu. Ama tamamen değil. Bazı düğümler çözülmez, sadece yer değiştirir.
Kırılma Anı
O an telefonum çaldı. Annemdi. Sesinde alışık olduğum o sakinlik vardı ama bu kez farklı bir ton hissediyordum.
“İyi misin?” dedi sadece.
Bu basit soru bile içimde bir şeyleri açtı. Bir süre cevap veremedim. Çünkü “iyi” kelimesi, son zamanlarda bana fazla uzak geliyordu.
“İyiyim,” dedim sonunda ama sesim bana bile ikna edici gelmedi.
Telefonu kapattıktan sonra kayığın içinde uzun süre oturdum. Rüzgâr hafifçe yüzüme vuruyordu. Ve o an fark ettim: Ben aslında sert olmak istemiyordum. Sadece kırılmaktan korkuyordum.
Ama kırılmamak için sertleşmek, insanı başka bir şeye dönüştürüyordu. Kayık gibi değil… daha çok suyu hiç görmemiş bir tahta parçasına.
İçimdeki Sessiz Çatlak
Her insanın içinde görünmeyen çatlaklar olur. Benimkiler dışarıdan belli olmuyordu ama içeride büyüyordu. Gülüşlerim yerindeydi, konuşmalarım normaldi, hayatım devam ediyordu. Ama içimde sürekli aynı soru dönüyordu: Kayık sert midir?
Artık bu soru bir merak değil, bir aynaydı.
Kendi sertliğimi görüyordum onda.
Suya Dönmek
Göletten kalkarken kayığa son bir kez baktım. Üzerinde yılların izi vardı. Güneşin, yağmurun, rüzgârın… Hepsi onu biraz daha sert yapmıştı belki ama aynı zamanda ayakta da tutmuştu.
Yürürken içimde garip bir hafiflik hissettim. Hayatımda ilk kez sert olmakla güçlü olmanın aynı şey olmadığını düşündüm.
Belki de mesele hiç sert olmak değildi. Belki mesele, suyun içinde kalabilmekti.
O gün eve döndüğümde günlüğüme uzun uzun yazmadım. Sadece tek bir cümle bıraktım:
“Kayık serttir, ama asıl mesele sertliği değil, suyla kurduğu ilişkidir.”
Kalemi bıraktım. Ve ilk defa uzun zamandır içimdeki sessizliğin biraz yumuşadığını hissettim.